“Yüzümü ve günahları yıkama”

“Yüzümü ve günahları yıkama”
Üç gece önce rüyamda Eminönü’den Kadıköy’e geçmek üzere dokuz on beş vapuruna bindim. Tam altı saat vapur kalkmayınca ben de sıkılıp uyandım. Uyandığımda saat yedi otuz beş idi ve düşümde yarım kalan şeyler olduğunu düşünerek kalkıp Eminönü’e gittim, dokuz on beş vapuruna jeton aldım ve yanaşan vapurun, yolcu çıkışına göre sağ alt açığına oturup beklemeye başladım. Elimde, Lautréamont: Maldoror’un Şarkıları (Isıdore ducasse)’ in kitap’ı var, sabahları kırk beş dakikamı vererek yeniden okumaya başladığım. Vapur, tam dokuz on beş de kalktı. Bunun üzerine ‘düş Kırıklığı’nın, düşsel mi yoksa nesnel gerçekliğe ait kavram mı olduğunu düşünüyordum. Üç gece önce görmüş olduğum rüyadan (Murat 124 fabrikasında çalışan kızın yerel politik ayaklanma sırasında düşürdüğü makyaj çantasını aramasına rağmen bir türlü bulamamasıyla ilgiliydi rüya) fırlamışçasına, vapurun demirlere uzatılan ayakları yararak oturduğum bölgeye yaklaşan kız gördüm. Güneş gözlüğü takan her kızın güzel olabileceği olasılığını güçlendiren kıvrak vücuda sahipti. Vapurun hızından aldığı şevkle yanıma oturup ayaklarını öndeki demirlerin en altta olanına uzattı. Bunun üzerine başımı okuduğum kitaptan kaldırıp (o anda, Melusine mitiyle Possession filmi arasındaki bağlantıyı yakalamaya çalışıyordum)

kızın ayaklarına baktım. Sonra ani rüzgârla, elimde tuttuğum kitap sayfalarından biri açıldı. Sayfa, için de daha önce not alıp kitap’ arasına bıraktığım yazı Bonaventure adasının yakınlarındaki Percé Rock kayalığı üzerine Breton’un kurduğu analojilerle doluydu.

Yeniden kızın ayaklarına baktım. Eğik gelen güneş, ayak üzerindeki damarları gölgelendirmiş ve pembe ojeye rağmen, onları asil western kayalığına dönüştürmüştü. Kitabı kapatıp kıza doğru döndüm:

– Eğer ayaklarınız, ‘Percé Rock’ kayalığının orta doğuya düşmüş yalın gölgesiyse, sürdüğüm yol doğru demektir.

Kız, bakış yönünü değiştirmeden ve benimle yüz yüze gelmekten kaçınarak sakızını çiğnemeye devam etti. Ben de üstelemeyerek kitabın sonlarına doğru sayfa açıp, az önce kurmuş olduğum cümleyi birkaç kez aklımdan geçirerek kendi kendime tahrik oldum. Kafam kızdaydı, bu yüzden kitabı takip edemiyordum. Bir süre sonra kız, çiğnediği sakızı eline aldı ve “Yüzümü ve günahları yıkama” diyerek denize fırlattı. Acımasızca denize karşı sırıtıyor ve durmadan tekrar ediyordu sihirli sözcüklerini.
Tekrardikkatini çekmek için duyabileceği ses tonuyla aldığım not kâğıdından pasaj okumaya başladım: Baudelaire Balkon şiiri Sartre ağzıyla değil de kendi dilime uygun söyledim…
“İsterdim dev kadın yanında yaşamayı, esrik kedi gibi sultan ayağında.”

— Benimle gerçekten yatmak istiyor musun?

Kitap’ın, arasına sağ işaret parmağımı koyarak kapadım ve ayaklarımı vapurun korkuluk demiri üzerine, kızın ayaklarıyla aynı hizaya getirdim.

— Sağır olmayıp konuştuğunuza göre hayır, istemiyorum. Ama bunu neden sorduğunu merak ediyorum.
— Çünkü sabahın daha ilk çeyreğinde, kartvizit gibi dolaştırdığına emin olduğum kitabın otuz dört üncü sayfasını okuyorsun on dakikadan beri.
— Beni takip ettiğini düşünmemiştim.
— Seni değil, kitabı takip ediyordum.
— Lautréamont’u sever misin?
— Tanımam.
— Peki, Kitap’ı nereden öğrendin?
— Babamdan.
— Başka ne öğretti baban sana?
— Topuklu ayakkabılarımı çıkarmadan, havuz kenarında ki amonyak mazgallarına sokmadan nasıl yürüyebileceğimi öğretti.
— O halde babanın ölmüş olmasını dilerim.
— Elli sekiz kiloyum. İlk kez on beş yaşında, yerel basketbol takımının oyun kurucusu tarafından tecavüze uğradım. Babam ben on beş yaşındayken, kendisinden çalınan arabayı takip ederken trafik kazasında öldü ve erkek kardeşim yok. Sıradan üniversite bitirdim. Godard’ın adını hiç duymadım, Tarkovski’den nefret ederim ve Guernica’yı gözüm açık üç dakikada, gözüm kapalı dört dakikada yorumlayabilirim.
— Tam istediğim gibi.
— Biliyor musun, geçen hafta kürtaj oldum. İlk kürtajımdı ve bebek altı aylıktı. Ortalık kan gölüne döndü. Zemini satranç taşlarını andıran hastane odasındaydım. Kürtajı bayıltmadan yaptılar, çünkü bayılırsam ölebilirmişim. Hayatımda böylesine büyük acıyı ilk kez hissettim. Daha operasyonun ilk dakikasında bebeğin sağ kolu E2’ye fırladı. Sonra kafası F4’e, sol bacağı ise R6’ya düştü. Cinsiyetini göremeden bayılmışım.
— Satranç bilmediğin anlaşılıyor. Çünkü tahtada R6 adında koordinat noktası yoktur.
— Her şeyi ciddiye alan arkadaşımı hatırlatıyorsun bana.
— Breton, Kara Mizah Antolojisi kitabında şöyle der: ‘Cinsellik, ciddiye alındığında basit kitaba dönüşür.’
— Aynı zamanda her şeyi cinsellikle açıklayan arkadaşımı da hatırlatıyorsun.
— Bu arkadaşın baban olabilir mi? Eğer öyleyse, keşke ölmeden önce satranç oynamayı da öğretseymiş sana.
— Babam uzun süre Cezayir’de yaşadı, yani annemden ayrılınca. Ayrılma nedeni, Murat 124 fabrikası düşünde gördüğün o makyöz kızın, babamla olan ilişkisiydi ve annem, bu büyük skandalın üzerine ciddi sinir krizi geçirerek, babamın Türkiye’deki lolipop fabrikalarından birinin yönetimini üstlendi. Kadın öylesine bunalım içindeydi ki, babamın ayakkabılarını giyip toplantılara katılıyor, onun pahalı elbiselerinin içinde düzdürüyordu kendini fabrika işçilerine.
— Bu hikâye bana Tatlin ve Kinsey raporlarını hatırlattı.
— İşin Tatlin kısmı şu oldu; sonunda, annemin üretken bedeni sayesinde fabrika, kol işçiliğinden bant sistemine geçti. Yani şekerler, içi oyuk olarak değil, dışları çıkıntılı olarak üretilmeye başladı. Kinsey kısmı da şu oldu; annem, ambalajlamada çalışan forklift sürücüsü tarafından hamile kalınca, fabrika genel greve gitti. Babamın fabrika bahçesindeki heykeli, kendilerine cıvata dedikleri grup tarafından parçalandı. Bir gecede ev havuzumuza dört ton çimento döküldü ve tüm bunlar olup biterken ben,

Wild At Heart’ filminin ezberlediğim repliklerini, yatak odamın tavanına yapıştırdığım Samanyolu takımyıldızına bakarak tıpkı dua gibi tekrar ediyordum.
— Bu vapurda ne işin olduğunu merak ediyorum.
— Bir adamı bekliyorum ama onun yerine sfinkter öyküler yazmış, ağzı kulaklarında kitap okuyan, sabah ereksiyonunu saklamak için güneşi arkasına almaktan kaçınan epistemofilik başkasıyla karşılaştım.
— Sanırım o ben oluyorum.
— Tebrikler, buzdolabı kazandınız!

Vapur iskeleye yanaşmak üzereydi. Bir kadını, sabahın ilk saatlerinde kendi beklentisine terk edemeyecek kadar yufka yürekliydim…

— Albinolar için özel olarak inşa edilmiş yer biliyorum. Yılın dört mevsimi karanlıktır. Kahvaltı için oraya gidiyorum ve belleğimde bir kişilik boş yer daha var.
— Bellek kesenin idrar kesenden daha geniş olduğuna eminim. Seninle geliyorum.

Kız, ayaklarını demir parmaklıktan indirerek vapur çıkışına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Ben de yarım kalan dokuz on beş rüyasını tamamlamak üzere, uzun zamandır aynı sayfaya bastığım parmağımı kitap’ tan ayırarak kızı takibe koyuldum… Kitap düştü elimden!.. Banyoya gidip duş alıp, lavabo ayna da yüzüme baktım. Kitap’ı yerden alıp; parmağı en son bastığım sayfa da sigara yakıp düşlere daldım…
Tan Tolga Demirci:

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s